Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri / Büyüklere Mektuplar / Melek Özlem Sezer

"Sevgili anneciğim, babacığım;
Neden "daha çok" hatta "daha da çok" oyun oynayamıyoruz, işte bunu anlayamıyorum. Sanki devamlı beni uyutmaya çalışıyorsunuz gibi hissediyorum. Halbuki ben uyumak istemiyorum. Hem de hiç! Aklım hep oyuncaklarımda, raflarından indirmek istediğim kitaplarımda ve halıda uçuşan tüyleri yakalayıp ağzıma atmakta. Siz hiç çocuk olmadınız mı? Bebekliğinizi hemen mi unuttunuz yoksa? Büyümeye çalıştığım için içim kıpır kıpır, görmüyor musunuz? Beni biraz ananeme/babaanneme bıraksanız da orada yaramazlık yapsam yani onlarla oynasam olmaz mı? Bir de şu işi bir açıklığa kavuşturalım: arabaya binmeyi sevmiyorum. Beni kendi arabama koyun ve istediğiniz kadar yürüyün, ona sesimi çıkarmam çünkü ben açık havada olmak, kuşların sesini duymak, 100 metre öteden geçen amcalara teyzelere "ahh" diye laf atmak istiyorum. Hem her yere yürürse annem de biraz zayıflar, fena mı :) Tamam tamam şaka. Ben de sizi seviyorum, benim için iyi bir şeyler yapmaya çalıştığınızı da biliyorum. Ama bak anlaşalım: daha az uyku, daha çok oyun. Hem böylesi daha güzel, anlaştık mı tatlı balıklarım benim...
" -daimi zottirik kızınız Elif-

Evin gizli yerlerinde böyle bir mektup bekliyorum Eliften. Her akşam yastığıma bakıyorum, ona mı sakladı diye ama henüz bu mektubu bulamadım. Geçen gün gözlerine baktım şöyle taa derinlere, işte orada yazıyordu bu satırlar.
Aklına nereden geldi derseniz bu mektup işi,
Bu ara çok eğlenceli iki kitap okudum. Aslında birini okuyalı çok oldu ama diğerini alınca ilkini yeniden okudum. Hatta mektuplu olanın tamamını yüksek sesle okudum Elif'e, dönüp dönüp güldüğüne göre yukarıdaki mektup hayalim boşa değil.
Büyüdükçe çocukluğumuzu unutuyoruz, işte bu iki kitap o an'ları geri getiriyor. Bu kitabı imkanım olsa Türkiyedeki tümmm öğretmenlere, velilere dağıtırdım. Okumayıp bir kenara atacaklarını ya da en fazla bir kaç satır okuyup "kıhkıhkıh güzelmiş" deyip kafa çevireceklerini bildiğimden "malum, onların hep daha önemli işleri var"; işte tam bu sebepten "zorunlu okuma" yaptırırdım sanırım. Zorla yapılan işlere karşıyım ama bu kitabı gözlerine sokarak okumak isterdim, bir umut bir şeyler değişir mi diye... Öğretmenlere çok lafım yok aslında, çoğunun çok emek vererek çalıştığını bizzat görüyorum. Ama bir de şu veliler yok mu! Çocuğunu dinlemeyen, hep azarlayan, başkalarının yanında utandıran, ona yarış atı muamelesi yapan... İşte bu veliler keşke yeniden çocuk olsa da çocukluklarını hatırlasa. "Büyüklere Mektuplar" kitabındaki 25 bölümde her biri birbirinden farklı çocukların büyüklere yazdığı mektupları okuyoruz. O kadar kıvrak bir dili var ki kitap sahiden de hem güldürüyor hem düşündürüyor. Okurken biraz çocuk oldum biraz büyük. Elif henüz 9,5 aylık ama olsun büyük de konuşmamak lazım, gün gelir o çok eleştirdiğim velilerden biri olurum. Hiiii, Allah korusun :) "Keşke şu konuya da değinseymiş yazar" dediğim bir konu gelmedi aklıma. Neredeyse tüm yazdıklarına da katılıyorum.



25 bölümde yer alan çocuklardan bazıları şöyle:
" çocuk gibi bir çocuk", "oyuncakları ders kitaplarının altında ezilmiş olan on yaşındaki biri", "uzun burunlu olmaktan hiç mi hiç hoşlanmayan Pinokyo'nuz", "öcülerle dondurma yemeğe giden çocuk", "galiba pilav sevmeyen çocuğun", "sizi hiçbir anne babayla yarıştırmayacak olan çocuğunuz".
Yazarın hayata, anne/babalara, çocuklara yaklaşımı, bakışı, konuyu ele alış şekli o kadar hoşuma gitti ki. Olaya sadece çocukların tarafından da bakmıyor. Ortada bir "hata" varsa onu gösteriyor ve çok güzel çözüm üretiyor.
"Şimdi hiç vaktim yok" diyen anne/babalara bu kitabı okumak isterdim hem de yüksek sesle :)


" Herkes soruyor bana: 'Büyüyünce ne olmak istiyorsun?' Sanırım o hep hazırlandığım geleceğe kavuştuğumda, özgürlüğe ve zamana da kavuşurum diye umuyorum. Kısacası ben... Ben büyüyünce çocuk olmak istiyorum."
"Çocuklaşmanın formülü çok basit aslında: neşe, cıvıltı ve pırıl pırıl bir zekayla bakmak hayata"

Mektuplardan sonra sırada "büyüklerle dalga geçme dersleri" var. Okurken yüksek sesle güldüm, kahkaha attım, çok eğlendim, dönüp dönüp bir daha okudum. Benim gibi pek konuşamayan biri için bu laflar bu yaşımda bile (az kaldı, 30 oluyorum 1,5 ay sonra, yaşasın:) çok zor ama aklınızın bir köşesinde olsun bu güzel cevaplar. Elif'i bu kitabın varlığından haberdar etsem mi kararsızım :) Birlikte dalga geçebilmemiz için yüksek sesle okusam iyi olabilir bu kitabı da.

Sizin çocukluğunuz nasıl geçti bilmiyorum ama benim öyle ağaç tepelerinde, sokakta salça ekmek yiyerek geçen bir çocukluğum olmadı ne yazık ki. Bu satırları ailemi suçlamadan yazayım, çünkü niyetim bir "suçlu" bulmak değil. Sadece biraz fazla "pamuklara sarılmış" büyütüldük biz, ben ve kardeşim. O yüzden de hayata karşı çok savunmasız kaldık. Öyle çok bilmiş, lafı ağzında tipler de değiliz. Biri bana bir laf söylesin en fazla çok kötü bakışımı fırlatıp (Clarice Bean 10 numaralı bakış), oradan uzaklaşıp ağlarım :) Bir ağlama önce değil mi? Sen de iki çift laf söyle karşındakine! Yok, ben yapamıyorum bunu. Laflar boğazımda düğüm olur, yutkunurum onu. "Amman karşı tarafı üzmeyeyim" diye. Kötü bir şey bu, hem de çok. Neyse ki Elif'in hiç öyle yutkunacak bir hali yok. Onu gözlemlediğim kadarıyla lafı çok güzel gediğine koyacak bir hali var :) Altta kalmaz yani, bize karşı verdiği (uyku) mücadelesinden bunu anladık :) Biz iki saf balık, bunu anladık, 10 ayın sonunda :))


İşte siz ya da çocuğunuz böyle biriyseniz bence bu kitabı okumalı/okutturmalısınız. O kadar güzel cevaplar var ki... Yazmazsam olmaz:

"Şuna bak ne kadar da büyümüşsün!"
"Ne kadar?"


"Ay, inanamıyorum sana yaaa..."
"İnanamadığınızı anladık. Peki, başka neler yapamıyorsunuz?"


"Teyzesi, biz emeklemeye başladık."
"Öyleyse sizi hep emeklerken görmek istiyoruz."


"Büyüyünce ne olacaksın?"
"Siz büyüdünüz, ne oldunuz?"


"Sıkıl falan oldum!"
"Sonunda bir şey olabildiniz demek, kutlarım."


"Şeetme yane"
"Dilinizi bilmiyorum. Hangi ülkeden geldiniz?"


"Meet ettik."
"Ettiğini bulasın."


"Ne kadar inatçısın!"
"Doğru, keçiler de kıskanıyor beni ama onlara ne kadar inatçı olduğum konusunda kesin bir bilgi veremiyorum."


"Daha dünkü çocuksun..."
"Bugün de çocuğum, ne hoş değil mi?"


"Arkandan ağlar sonra..."
"Peki, yediklerim de içimde gülecek mi?"


"Sen kime benziyorsun?"
"Benzersiz bir insanımdır ben."


"Bak öcü geliyor, seni alıp götürecekmiş."
"Aa, ne güzel sinemaya mı götürecekmiş? Peki, yolda dondurma alır mı dersiniz, canım çok çekti de."




"Dalga geçmek hem bir eğlenme biçimidir hem de zaman zaman hayata karşı bir savunma yöntemidir."diyor kitapların yazarı sevgili Melek Özlem Sezer. Gerçekten de öyle, dalga geçerken hem eğleniyoruz hem de kendimizi savunuyoruz. Tabii bunu her an ya da her olayda yap(a)mıyoruz.
Geçen gün benim de aklıma geldi de teyze çok yaşlıydı sadece gülümsedim. Markette karşılaştık Elif'i sevdi ve dedi ki "ah yavruum, annem seni bu soğukta markete mi getirdi?"
Aklımdan geçen-: "teyzeciğim, bir dahakine size söylerim, market ihtiyacımızı siz getirirsiniz, biz de bu soğukta çıkmayız dışarı"... böyle bir şeydi yani :)
Lafı çok uzattım ama özetle, bu kitapları okuyun/okutturun :)




Google Plusda paylaş

Lokum Çocuk Kütüphanesi

En büyük hayalim, sabah uyandığımda kendimi işe gidiyor gibi hissetmeden bisikletime binip deniz kenarındaki çocuk kütüphanemin kapısını açmak, yer minderlerine gömülüp kitaplarıma dalmak ve kitaplar hakkında sohbet edebileceğim misafirlerimi beklemek.

0 yorum:

Yorum Gönder