Wave / Suzy Lee

Bir kitabı anlatmak isteseydim sanırım şöyle demem gerekirdi:


“Suzi o gün evde çok sıkılmıştı; annesiyle oyunlar oynamış, tavşanıyla çay partisi vermiş-kurabiyeleri fincana yarım batırarak yemişler- kitaplıktaki kitaplarını renk sırasına göre dizdikten hemen sonra aynı renkler asla yan yana gelmeyecek şekilde bir daha düzenlemişti. Ancak ne yapsın deniz ve güneş durmadan ona sesleniyorlardı:

Suuuziiiiii!!!

Suu-ziii-iiii!!!

Pışt! Suzi!

Tüm bu seslere duyarsız kalmak tabii ki pek mümkün değildi. Suzi hemen koştu ve annesine kumsala gidip oynamak istediğini söyledi. Yani tam olarak böyle söyleyecekken ağzından şu cümleler çıktı: “Deniz beni çağırıyor, gidiyorum.”


Bir hızla evden çıkan kızının arkasından koşan annesi –ki bu duruma hiç şaşırmamıştı çünkü denizin de canı sıkılabilir ve kendisine oyun arkadaşı çağırabilirdi- güneşin sarı yakıcı pijamasını giydiğini görüp son anda minik kırmızı şemsiyesini ve anahtarı alıp Suzi’ye yetişti. Oyun arkadaşlarının arasına girmek hoş olmazdı; o da denizi ve Suzi’yi uzaktan izledi. (Tamam belki bir ara annelik damarı tuttu ve kızına sarı yakıcı pijamalı güneşe karşı azıcık korunması için şapka vermek istedi; ama zaten evden aceleyle çıkmıştı. Hem de oyunun orta yerinde müdahale etmek hiç doğru olmazdı.)



Tam o sırada Suzi kumsala yaklaşmış, ellerini arkasında kavuşturarak “Pışt Deniz, geldim ben, kokumu aldın mı?” diye denize sesleniyordu. Denizin, heyecanını göstermek için çeşitli yöntemlere başvurduğunu biliyordu. Bunlardan biri de denizlerin köpüğü dalgalardı. Dalgalar aslında denizin karşısındakine sarılma biçimiydi, tabii eğer çocuksanız bunu görebilirdiniz. Ne yazık ki büyüdüyseniz yorumunuz şöyle olurdu “Dalgalar kabardı, deniz bize kızmış olmalı.” Denizin neşesini ve keyfini gören Suzi de denize meydan okuyup onunla eğlenerek kaçma-kovalamaca oynadı. Dalgalar bir geldi bir gitti. Bir daha geldi ve yine giderken Suzi’yi gıdıklamayı ihmal etmediler. Denizin küçük kıza çoooook uzak diyarlardan özenle getirdikleri ise kumsalın ahengi oldu. Bu hazineyi merak eden sadece Suzi değildi, oyunun en başından beri onunla fısıldaşan beş arkadaşı daha vardı. “Fısır fısır fısır ooo dalgaya baaak..hatta bakma sadece kaaaç..fısss fısır fısır..aa neler geldi denizden olleeey, fısır fıs…”

Derken gitme vakti geldi. Minik kızın annesi elinde şemsiyesiyle usulca kızına yaklaştı ve kendi çocukluğunda onu da tatlı tatlı gıdıklayan denize bakıp gülümsedi.”


Bu hikayeyi sevdiniz mi bilmiyorum ama bu hikaye, “Wave / Dalga” adlı kitabın hikayesi değil, sadece benim hayal dünyamın ürünü. Size işin güzel tarafını hemen söyleyeyim, siz de “Wave” için buna benzer ya da bundan tamamen farklı bir hikaye yazabilirsiniz. Dolayısıyla bu kitabı siz “okuduğunuzda” ortaya bambaşka bir hikaye çıkacak. İçinde yazının olmadığı bir kitabın sınırları da olmuyor çünkü.

Kim bilir belki bu sefer deniz size seslenir:

“Pişt, hey sen! Şaşkın şaşkın bakan! Evet, evet sen, gelsene bizimle oynamaya…”

İşte bana tam da böyle seslenmişti deniz, ben yedi yaşındayken. İki arkadaşımla beraber annelerimizin gözetiminde denize giriyorduk; ancak deniz aşırı “kıvrak”tı. Sadece filmlerde gördüğümüz sörf sporuna o an merak salmış olmalıydık ki şişme botumuzla dalgaların kıvrak dansına eşlik etmek istedik. Bir ara annemin “Dikkat ediiiin!” sesini duyar gibi olmuştum. Sonrası denizle bolca haşır neşir olma, suyun tüm vücudumda gezinmesi, nefes almaya çalışırken su yutmaya devam etme, kafamı taşlara çarpma, heyecanlı birilerinin beni uyandırmaya çalışması ile kendime geldim. Gözlerimi açtığımda denize kızgın bile değildim. Neden kızgın olacaktım ki? Sadece birlikte sörf yapmıştık!

Suzy Lee’yi nasıl keşfettim, hayatıma nasıl girdi bilmiyorum. Çizimleri öyle sıcaktı ki bunlar ancak muzır ve muzip bir çocuğun elinden çıkabilir diye düşünmüştüm. Uzak diyarlardan verdiğim siparişime kavuştuğumda kalbim duracak sandım. Elimdeki pakette –bana göre- bir hazine saklıydı. Yazarın “Shadow” (Gölge) ve “Mirror” (Ayna) isimli “Wave”e benzer nitelikte iki kitabı daha var. Shadow’u da büyük bir keyifle okudum ancak Mirror’a hâlâ ulaşamadım.

Bir hikaye anlatmak için illa kelimeleri kullanmanız gerekmez, sadece çizimlerle de aklınızdaki ve kalbinizdekiler beyaz sayfaları doldurup taşırabilir; hatta sizi tam 12’den vurabilir. Yabancı kaynaklarda örneklerinin daha çok olduğunu düşünüyorum ama Türk yazını açısından aklıma sadece “Gezgin Kedi” ve “Doğum Günü Hediyesi” kitapları geliyor. Dilerim bu sayı şahane çizerlerimiz sayesinde daha da artar.

Bir ses geldi bu arada, siz de duydunuz mu?
“Pışt!”

* Suzy Lee’nin pek tatlı web sitesini ziyaret edebilirsiniz.
**Bu yazı BDK'da yayınlanmıştır.








Google Plusda paylaş

Lokum Çocuk Kütüphanesi

En büyük hayalim, sabah uyandığımda kendimi işe gidiyor gibi hissetmeden bisikletime binip deniz kenarındaki çocuk kütüphanemin kapısını açmak, yer minderlerine gömülüp kitaplarıma dalmak ve kitaplar hakkında sohbet edebileceğim misafirlerimi beklemek.

2 yorum:

  1. Çok tatlı bir hikaye okudum. Bir gün senin kitabını da okuyacağımı söylüyor içimden bir ses :)

    YanıtlaSil